Türk hanedanları sonrası İran

Türk hanedanları sonrası İran
23:00 17.02.2020 | 258 kere okundu | Kültür

“Bu yazı MDM/MİSAK yazarlarından Süleyman Karahan’ın ‘İran’da Türk Varlığı Hunlar’dan İran İslam Cumhuriyeti’ne Turan’dan İran’a’ başlıklı yazısının ikinci kısmı olup İran’daki Türk Hanedanlıkların’dan sonraki dönemi kapsamaktadır.”

Pehlevi Hanedanı (1925-1979)

Birinci Dünya Savaşını izleyen istikrarsız dönemde, Gacar hanedanının son hükümdarı Ahmed Şah yurtdışında iken yapılan bir darbeyle devrilmiştir. Darbeyi düzenleyen Albay Rıza Han ülkede askeri bir yönetim kurmuş ve daha sonra Rıza Şah Pehlevi adı altında Pehlevi hanedanını başlatmıştır. [4]

Tamamen İngiliz organizasyonu olan bir darbenin aracısı durumunda olan Seyyid Rıza ve darbeyle İran Şahı ilan edilen Rıza Şah’ın kurduğu Pehlevi Hanedanı’nın hükümdarları, bütün iktidarları boyunca İngiliz çıkarlarının hizmetinde olmuşlardır.

Pehlevi soyadını alarak kendisini ve yönetimini İslam öncesi Sasani Krallığı’yla ilişkilendiren Rıza Şah, İran’daki Fars olmayan bütün unsurlara ve özellikle bütün Türklere karşı adeta savaş açmıştır.

Sadece ülkenin adını değil, milletin adını da Aryanlar’ın ülkesi anlamında “İran” sözüyle ifade etmiştir. [1]

Kaçarlar devrinde geleneksel yapısından sıyrılmaya yüz tutan İran, Rızâ Şah Pehlevî’nin Batılılaşma ve modernizasyon uygulamalarıyla daha büyük değişimler yaşamıştır. Herhangi bir doktrini ya da ideolojisi olmadan son derece köklü reform programına yönelen Rızâ Şah işe önce askeriyeden başlamış, bütçenin üçte birini orduya ayırmıştır. Kamu hizmetlerini Batı tarzında düzenleyen Rıza Şah, hukuk ve eğitim alanlarında yapılan düzenlemeler ile İslâm Hukukunun göz ardı edilmesine, ulemânın mevkiinin ciddi şekilde sarsılmasına yol açmıştır. Ekonomide de birtakım hamlelere girişen Rızâ Şah, İngiltere ve Rusya karşısında İran ekonomisini güçlendirmek için pek çok sektörde devlet tekelleri kurarak, siyasî partileri, sendikaları ve basını tamamıyla kendi kontrolü altına almış ve meclisi yalnızca bir imza makamı haline getirmiştir.

Pehlevi

Rıza Şah Pehlevi

Rızâ Şah döneminde meydana gelen önemli gelişmelerden biri de Almanlar’ın siyasî ve iktisadî olarak İran’a sızmasıdır. Bunun üzerine İngiltere ve Rusya, 1941 yılında Rızâ Şah’a bir ültimatom vererek casus telakki ettikleri pek çok Alman’ın sınır dışı edilmesini istediler. Şahın reddetmesi üzerine 25 Ağustos 1941’de İngiliz ve Rus askerî birlikleri İran’ı işgal ederek şahı tahttan indirdiler. Johannesburg’a sürgüne gönderilen Rızâ Şah Pehlevî burada 1944’te ölünce İngiliz ve Amerikalılar’ın muvafakatiyle oğlu Muhammed Rızâ İran tahtına geçti.

Muhammed Rızâ Şah iktidara gelir gelmez bir taraftan Âyetullah Kâşânî’nin başını çektiği Fidâiyyân-ı İslâm, diğer taraftan 1942 yılında kurulmuş olan solcu Tudeh Partisi’nin baskısıyla karşılaştı. Tudeh Partisi, 1945’te Ruslar’ın da desteğiyle Azerbaycan ve Kürt Bölgesindeki merkezî otoriteyi yıktı. Ruslar’ın 1946 Mayısında bölgeden çekilmesiyle destekten mahrum kalan Otonom Azerbaycan Cumhuriyeti ile Kürdistan Cumhuriyetçi Halk Partisi İran ordusuna karşı direnemeyerek çöktüler.

1941 yılında Almanlar’ın İran’dan çıkarılmasıyla boşalan üçüncü güç faktörünü Amerika Birleşik Devletleri doldurdu. Bu tarihten sonra Amerikalılar’ın İran’daki nüfuzu ve askerî varlığı giderek güçlendi. Nihayet 1947’de Truman doktrinine İran’ın da dâhil edilmesiyle İran’ın siyasî konumu belirginleşmiş oldu. Öte yandan Tudeh Partisi’nin şiddete başvurması üzerine ülke anarşiyle karşı karşıya kaldı. Bir Tudeh üyesi Şubat 1949’da şaha suikast düzenleyince parti kapatılarak ülkede sıkıyönetim ilân edildi. Aynı yıl Muhammed Musaddık’ın başını çektiği Cephe-i Millî kuruldu. Cephe-i Millî, Hizb-i Zahmetkeşân, Hizb-i Millet-i Îrân, Câmia-yi Mücâhidîn-i İslâm, Fidâiyyân-ı İslâm ve çeşitli sol entelektüellerin bir araya gelerek Şah Muhammed Rızâ’nın diktatörlüğüne karşı oluşturduğu bir hareketti.

İran

Musaddık

Şah, 1950’de hânedanın topraklarını topraksız köylülere dağıtmak üzere kurduğu bir vakfa transfer etti. Ancak başbakanlığa getirdiği Ali Rezmârâ’nın 1951 yılı Mart ayında bir Fidâiyyân-ı İslâm üyesi tarafından öldürülmesi yüzünden şahın bu teşebbüsü sonuçsuz kaldı. 29 Nisan 1951’de başbakan olan Musaddık petrolü millîleştirdi. Bu arada Cephe-i Millî ittifakı çözülmeye başladı. Musaddık’ın uygulamalarından rahatsız olan muhafazakâr kanat desteğini çekti. İran diğer taraftan, Batılı şirketlerin uyguladığı ambargo sebebiyle yaklaşık üç yıl boyunca petrol gelirlerinden mahrum kaldı. Ülke ekonomik krizle yüz yüze geldi. Musaddık giderek bir diktatör gibi hareket etmeye başladı. Önce senatoyu, Temmuz 1952’de Anayasa Mahkemesini, Ağustos 1953’te de Meclisi kapattı. Sıkıyönetim ilân ederek basını susturdu. Neticede Cephe-i Millî tamamıyla dağıldı. Menfaatleri tehlikeye giren İngiltere, Amerika’yı İran’da darbe yapması için ikna etti. Central Intelligence Agency’nin (CIA) planına uygun olarak 13 Ağustos’ta Musaddık azledilerek yerine General Zâhidî getirildi. Musaddık’ın direnmesi üzerine şah geçici bir süre ülkeyi terketmek zorunda kaldı, fakat Zâhidî’nin Tahran’da kontrolü ele geçirmesi üzerine geri döndü.

1951-1953 yıllarında Başbakan Musaddık petrol endüstrisini millileştirmişti. Şah ülkeden ayrılmak zorunda kalmış, ancak, Musaddık’ın devrilmesi üzerine kısa süre sonra geri dönmüştür. Kontrolü yeniden sağlayan Şah 1960’lı yılların başlarından itibaren Beyaz Devrimi başlatmış, özellikle toprak reformuna girişmiştir. 1963’te reformlara karşı muhalefet başlamıştır. 

Petrol krizi Musaddık’ın devrilmesinden sonra Ağustos 1954’te çözüldü. Buna göre İngiliz, Amerikan, Hollanda ve Fransız firmalarından oluşan bir konsorsiyum İran Millî Petrol Şirketi adına petrol çıkaracaktı. İran 3 Kasım 1955 tarihinde Türkiye, Irak, Pakistan ve İngiltere’nin oluşturduğu Bağdat Paktı’na girdi. 1959’da Irak’ın ayrılmasıyla pakt Merkezî Antlaşma Teşkilâtı (CENTO) adını aldı. 1957 yılında Amerika’nın yardımlarıyla istihbarat örgütü Sâzmân-ı Ittılâât ve Emniyyet-i Kişver (SAVAK) kuruldu.

Şahın hayata geçirdiği en önemli uygulama 15 Ocak 1962 tarihli toprak reformudur. Buna göre toprak sahipleri birden fazla köyü ellerinde bulunduramayacak, fazla topraklar devlet tarafından satın alınıp topraksız köylülere dağıtılacaktı. Aslında toprak reformu, Ocak 1963 tarihli referandumla kabul edilmiş olan ve içinde kadın haklarının iyileştirilmesi, okuma yazma seferberliği gibi radikal reformlar da bulunan şahın altı maddelik programının bir parçasıdır. “Ak Devrim” olarak bilinen bu programla şahın gerçek hedefi, kendisiyle halk arasındaki iletişimi engellediğine inandığı aşiret, ulemâ ve toprak zenginleri gibi güç odaklarını ortadan kaldırmaktı. Şahın bu niyetini anlayan ulemâ ve Cephe-i Millî Ak Devrim’e karşı çıktı. Eylül 1963’te seçimlere gidildi. Cephe-i Millî’nin boykot ettiği seçimlerde yeni kurulmuş olan ve şahın programını destekleyen Millî Birlik Partisi mecliste çoğunluğu elde etti.

Bu arada şahla ulemâ arasındaki çekişme 1963 yılında doruğa ulaştı. Toprak reformu konusunda referanduma gidilmesinin teklif edilmesi ve Kum şehrinde ulemânın faaliyetlerinin polis tarafından engellenmesi üzerine Âyetullah Humeynî liderliğinde mitingler yapıldı. Tutuklanarak ölüm cezasına çarptırılan Âyetullah Humeynî, Âyetullah Şerîatmedârî’nin girişimiyle ölümden kurtularak önce Türkiye’ye, sonra da Irak’a sürgüne gönderildi.

Öte yandan Ak Devrim’le sosyal ve ekonomik kalkınmanın gerçekleşeceğini düşünen şah tam aksi bir sonuçla karşılaştı. Sermaye ve teknik donanımdan yoksun çiftçi, toprak reformu ile elde ettiği toprağını tefecilere ve eski toprak sahiplerine kaptırdı. Bunun sonucunda şehirlere göç eden milyonlarca insan buralarda işsizler ordusu meydana getirdi. Petrol gelirlerinin halka yansımaması, aşırı silahlanma, yüksek enflasyon ve en ufak muhalefetin İran Gizli Servisi tarafından sert bir tavırla bastırılması, hayat standartları iyice düşmüş olan halkın şaha karşı olan nefretini giderek arttırdı.

Bu ekonomik tablonun yanı sıra dinî düşüncedeki birtakım gelişmeler de halkın faal olmasında etkiliydi. Gaip imamın dönüşünü beklemektense ulemânın aktif biçimde siyasete katılmasını savunan Mehdî Bâzergân’ın yanı sıra Şîa’yı bir protesto hareketi olarak telakki eden Ali Şerîatî’nin görüşleri de kitleler üzerinde tesirli oluyordu. Öte yandan sürgünde bulunduğu Irak’taki faaliyetleriyle Âyetullah Humeynî de İran’daki gelişmeler üzerinde son derece etkiliydi. Humeynî, Necef’te 1969 yılında yayımlanan Ḥükûmet-i İslâmî yâ Velâyet-i Faḳīh adlı kitabıyla Şiî İslâm tarihinde yepyeni bir tez savunuyordu. Buna göre monarşi gayri İslâmî bir kurumdu. Monarşinin yerine yönetimi fukahanın elinde olan İslâmî bir hükümet kurulmalıydı.

Milyonlarca insanın katıldığı mitingler, Kum’daki medrese öğrencilerinin İran Gizli Servisi aleyhine yaptığı gösterilerle başladı. Daha önce şah tarafından bastırılmış olan Halkın Fedâîleri ve özellikle üniversite öğrencileri arasında geniş taban bulan Halkın Mücahidleri Örgütü yeniden canlandı. İranlılar kitleler halinde en yüksek dinî otorite kabul ettikleri Âyetullah Humeynî’nin şemsiyesi altında şaha karşı seferber oldular. Şahın çok güvendiği ordu bu isyanı bastıramadı.

Pehlevi

Pehlevi Hanedanı

Ülkede kontrolü yeniden sağlamak isteyen Şah Muhammed Rızâ birtakım çabalar içerisine girdi. 1975’te Hizb-i Restâhîz’i kurarak tek partili sisteme yöneldi ve partinin genel sekreteri Emîr Abbas Hüveydâ’yı başbakan olarak tayin etti. Ocak 1979’da Cephe-i Millî’nin eski başkan yardımcısı Şahbur Bahtiyar’ı başbakanlığa getirdi. Bahtiyar hükümeti İran Gizli Servisi’ni dağıtmaya, Güney Afrika ve İsrail’e yapılan petrol ihracını durdurmaya ve Filistin davasını üstlenmeye çalıştıysa da muhalefeti engelleyemedi. 15 Ocak 1979 tarihinde Şah Muhammed Rızâ’nın ülkeyi terk etmesiyle İran’da yepyeni bir dönem başlamış oldu.

 

İran İslam Cumhuriyeti (1979)

Ülkedeki muhalefet Sürgündeki Ayetullah Ruhullah Humeyni’nin liderliğinde Şah rejimine karşı genel ayaklanmaya dönüşmüş, 1979’da Şahın ülkeyi terk etmesiyle Pehlevi hanedanı sona ermiş İran İslam Cumhuriyeti kurulmuştur.

Şahın ülkeden ayrılmasından sonra Âyetullah Humeynî Fransa’dan İran’a geri döndü. Paris’te iken İslâm Devrimi Konseyi’ni kuran Humeynî’ye önceleri direnen Bahtiyar, şiddet olaylarının patlak vermesi ve ordunun desteğini kaybetmesi üzerine 11 Şubat 1979’da istifa etti. Daha önce 6 Şubat’ta Humeynî tarafından geçici başbakan olarak tayin edilen Mehdî Bâzergân bir ay sonra hükümeti kurdu. Mart sonunda referandum yapıldı ve 1 Nisan tarihinde İslâm Cumhuriyeti ilân edildi. Âyetullah Humeynî’nin ortaya attığı, devlet yönetimini ulemânın uhdesine veren “velâyet-i fakīh” teorisini anayasaya yerleştirilmesiyle büyük bir değişikliğe gidilmiş oldu.

Halkın Mücahidleri Örgütü yanı sıra rejim, ulemânın kendi içindeki ihtilâflar sebebiyle de büyük bir sıkıntıya girdi. Ulemâdan Âyetullah Tâlekānî ve özellikle kıdemli bir âyetullah olan Şerîatmedârî, devrim sonrası yönetim biçimi konusunda Âyetullah Humeynî’den farklı düşüncelere sahiptiler. Rejim ayrıca komünist Tudeh Partisi’yle de mücadele halinde idi.

 

Son söz henüz söylenmedi

1978-1979’da İran’daki rejim değişikliği, büyük ölçüde Azerbaycan Türklerinin çaba ve mücadelesi ile gerçekleşmiştir. Fakat devrim ortasında vaat edilenler daha sonra büyük ölçüde unutulmuş, Türk liderler tasfiye edilmiş, anayasal haklara rağmen Türklere yönelik baskı arttırılmış, Sürekli olarak kültürel ve medeni hakları ihlal edilen Türkler, İran yönetimince artan oranda asimileye tabi tutulmuştur.

İran İslam Cumhuriyeti’nin kurulduğu yıllarda Türklere nispi özgürlük verilmiştir. Bu yıllarda Türklerin kurduğu bazı siyasi ve kültürel cemiyetler ortaya çıkmıştır. Azerbaycan Demokrat Partisi ilk olarak faaliyete başlamış, Azerbaycan gazetesi ve dergisi yayın organı olarak hizmet vermiştir. Ancak bu kısa ömürlü olmuş, 1980 yazından itibaren faaliyetine son verilmiştir. Varlık dergisi bunlardan hâlâ yayın hayatına devam etmektedir. Varlık, özellikle Güney Azerbaycan Türklerinin kültürel gelişimine katkıda bulunmayı ana hedef olarak belirlemiştir.

Rıza Han tarafından kabul edilen yeni bir kanunla 1935’de ülkenin adını resmi şekilde Türk karşıtı (Söz konusu Türkiye değil, İran Türklüğüdür. Türkiye ile gayet iyi ilişkiler kurulmuştur.) olarak nitelendirilmeye başlayan “İran” ve “İran-Pers” ilan etmişlerdir. 

Son yüz yılda ulusal ve uluslararası kurum ve kuruluşlar tarafından Pers kimliği ile tanımlanmak istenen İran, gerçek anlamda Pers mi? Cevadbeyli, “18-19. yüzyıllarda Avrasya Türk egemenliklerine karşı siyasi amaçlar doğrultusunda bazı oryantalistler tarafından esasen “Şehname” üzerinden hareket edilerek İran-Turan deyimiyle Ari ırk ve Turani ırk diye tasnife gidilerek İran, Türk dünyasının dışına itilmiştir.” demektedir.

10 bin yıllık kurulu medeniyetin kimler tarafından kurulduğuna değinilmeden toplam 600 yıllık şaibeli ve net bilgi bulunmadan Ahamenid ve Sasaniler üzerinden İran’ın Pers yapılması ne kadar doğru ve objektif yaklaşımdır? 

Türklük bilincine dayalı faaliyetlerin “millî hareket” olarak topluma mal edilmesi, temel itibarıyla 1979 yılında gerçekleşen İslami Devrim’den sonra bazı Türk aydınlarının bireysel çalışmaları sonucunda mümkün olmuştur. Bu millî hareketin çok da ön plana çıkmayan ve görülmeyen asıl fikrî temelleri, Osmanlı ve Gaçar Türk İmparatorluklarının son dönemlerinde gayrimüslim müttefik kuvvetlerine karşı Türk-İslam Birliğini düşünen Sultan İkinci Abdülhamit ile Gaçar Şahları, Nasireddin ve Müzefereddin Şah ile başlayan ülküye dayanır.

Gaçar Türk Devleti’nin 1925 tarihinde çökmesi ve İngiltere-Rusya eksenli Türk karşıtı Fars etnisitesine dayalı Pehlevi sisteminin kurulmasıyla her şey Türk milletinin aleyhine cereyan etmiştir.

İran Türklüğü, yaklaşık 55 yıl içinde (1925-1979) gerçekten yok edilmeye çalışılmıştır. Bu 55 yıl içinde Türklüğü savunan sayılı çalışkan, faal aydın ve yeterince aktif olamayan siyasi şahsiyetimiz dışında dikkate değer bir harekete rastlamıyoruz.

1979 Devrimi’nden sonra ikilem arasındaki çatlaktan yararlanan Türklük, millî hareket olarak doğdu.

1979 Devrimi sonrası ABD yanlısı olmakla suçlanan ve acımasız müdahale ile bastırılan en büyük halk hareketi, yine 1925 tarihinde kendi egemenliğini kaybeden Türkler oldu. Türklerin; Ayetullah Şeriatmedari’nin önderliğinde kurmuş oldukları “Müslüman Halk Partisi” çatısı altında 60 yıllık Türk düşmanlığına son verilmesi, tamamen demokratik değerleri kapsayan, çağdaş, hukuki düzenin kurulması amacıyla başlatmış oldukları sivil mücadele, Azerbaycan başta olmak üzere Kaşkaylar ve Horasan Türklerinin ABD işbirlikçisi olmak ve ayrımcılıkla suçlanmasına yol açmıştır. Bu hareket, Ayetullah Humeyni tarafından ağır bir biçimde bastırılmıştır.

Türk milleti için en hayati önem taşıyan ve olmazsa olmaz talep, kendi kimliğini yok etme siyasetinin tamamen ortadan kaldırılmasının yasal güvenceye alınması; Türk dilinin Fars dili ile beraber resmî, hukuki devlet dili olması ve ulusal özerkliğinin tanınması olmuştur.

Devrim sonrası Tebriz’de Bağımsız Azerbaycan Demokrat Partisi’ni kuran Prof. Dr. M.T. Kirişçi, Türk milletinin hak ve hukukunun yasal güvenceye alınmasını parti programı olarak sunduğu ve sistemin bazı hassas damarlarına bastığı için Pantürkist damgasıyla yargılanıp hapse atılmıştır. Yani sistem tüm muhalefeti var gücüyle bastırmıştır. Bu süreç, 1988 yılına kadar devam etmiştir.

Hapisten tahliye olduktan sonra farklı etkinlikler ortaya koyan en büyük ve etkin şahsiyetimiz ünlü Tarihçi ve Türkolog Prof. Dr. Muhammed Tagi Kirişçi’nin, millî hareketimizin hem eylemsel yönünün hem de ilmî ve teorik tarafının güç kazanmasında eşsiz emeği olmuştur. 

Kadim ve bilinen Türk yurtlarından biri olan ve hâli hazırda 36 milyondan fazla Türk nüfusu ile Türkiye’den sonra en çok Türk nüfusu barındıran İran pek çok kültürel mesele ile karşı karşıyadır. Türkçe eğitim-öğretimin yasak oluşu meselesi, alfabe meselesi, basın-yayın meselesi, tiyatro-sinema, resim ve heykel gibi güzel sanatlar sahasındaki faaliyetlerinin engellenmesi meselesi, kültürel faaliyetlerin sınırlanması meselesi bunların başında gelmektedir.

Pek çok olumsuzluğa rağmen İran Türkleri bütün kültür ve sanat varlıklarını koruma ve geliştirme gayreti içerisindedirler.

Mevcut İran Anayasasının 19. maddesinde ülke vatandaşlarının ırk dil etnik grup ve kabile ayrımı yapılmaksızın eşit olduğu, 15. maddesinde de diğer etnik grupların dilleri ile de okullarda eğitim öğretim yapılabileceği öngörüldüğü halde, Anayasanın bu hükümleri yürürlüğe konulmamıştır.

İran’daki Türkler, anayasanın mahalli dillerin öğrenimini serbest denilmesine rağmen okul ve üniversitelerde Türkçe öğrenmek ve dillerini yaşatma hakkından mahrumdurlar.

Uluslararası normlarda basın hürriyetinin olmaması, çok sıkı devlet sansürünün devam etmesi, İran Türk basınını geri bırakmıştır.

Ayrıca Türkçe veya Türkçe-Farsça çıkarılan gazete ve dergilerin sıkça kapatılması, birkaç sayıdan fazla yayınlanmasına izin ve fırsat verilmemesi İran Türk basınının en büyük engelleri olmuştur.

Müzik eserleri olsun, resim, minyatür eserleri olsun, ne yazık ki Fars kültürü ve Medeniyeti adına Dünya pazarlarına sunulmaktadır.

Ne yazık ki bugünkü Tahran yönetimi Pehlevi yönetimi gibi İran Türklerinin kendi konularını, kendi kahramanlarını, kendi önemli gün ve bayramlarını anmaya fırsat vermemektedir. 

 

Bir futbol kulübünün ifade ettikleri

Dünyada en fazla (35 milyon) Türk taraftara sahip olduğu -yapılan araştırmalar neticesinde- belirlenen Traktor Futbol Kulübüdür.

İran futbol liginde mücadele eden Traktor, yaklaşık 50 yıllık geçmişi olan yarım asırlık bir çınardır. Adını Tebriz’deki en büyük traktör fabrikasından alan kulüp 1970 yılında kurulmuş ve o günden beri İran Türklüğünün sesi olagelmiştir.

“ İran’da Bir Futbol Kulübü – Traktor Sazi ve İran’daki Türk Kimliği” adlı eserin müellifi Yasin Sarı, “Traktor Sazi Futbol Kulübü İran’daki en yüksek futbol ligine 2009 yılında çıkmasından itibaren İran’daki Azerbaycan Türkleri için ne anlama gelmektedir?” sorusuna aradığı yanıt üzerine bu eseri kaleme aldığını belirtmektedir.

Traktör taraftarlar için öncelikli olan, İran Türklüğünün sosyal konularıdır. Bunların başında da anadilde eğitim, kadın hakları, azınlık hakları ve bağımsızlık konuları gelir. Taraftarlar takımlarının her maçında bu konular hakkında protestolarını dile getirerek haklarını aramaya, seslerini dünyaya duyurmaya çalışırlar.

Traktor kulübünün meselelerinden biri olan anadilde eğitim, tribündeki çeşitli marş ve sloganlardan anlaşılacağı üzere en büyük problemlerden biri olarak görülür. “Türk dilinde medrese olmalıdır herkese” ve “Anadilde eğitim herkesin hakkıdır” (s.103) gibi sloganlar buna örnek verilebilir. Rejimin Türkçe’ye olan alerjisinin boyutu ise kulüp isminin Türkçe yazılmasının yasak olmasından bile anlaşılabilir.

Azınlık hakları ve bağımsızlık konusunda İran Türklerinin çeşitli görüşlerinin olduğu, yazarın araştırmaları sonucunda ortaya çıkmıştır. İletişime geçilen taraftarlardan kimisi Türkiye’ye kimisi Azerbaycan’a bağlanmayı siyasi açıdan sorun olarak görmemektedir. Birtakım taraftarlar da azınlık haklarının tanınması şartıyla İran’a bağlı kalmayı uygun bulmaktadır. Bu konuda yazarın çıkardığı sonuçlardan biri Traktor taraftarlarının karakterini göstermesi açısından bizce çok kıymetlidir: “Traktor taraftarları silahlı bir mücadeleyi bir çözüm veya seçenek olarak görmemektedir. Haklarını silah kullanmadan, kan dökmeden, demokratik yollarla elde etmek istiyorlar. Ülke dışına seslerini duyurma istekleri de zaten bu duruşla ilintili.”

“Birçok Traktor taraftarına göre Traktor Sazi takımı Azerbaycan Türkleri arasındaki milli bilinç ve milliyetçiliği arttırmakta ve yaymaktadır. Traktor Sazi taraftarları için kulüp, bir nevi ‘uyanış’ın ve İran Türkleri arasında yükselen milli bilincin kulübüdür.” 

Kirişçi’nin millî hareketle ilgili bazı önemli sözleri:

“Millî hareketin zaferi Türklük üzerinden milletleşmek yoluyla mümkündür.” “Bizim milletimiz Türklük bilincini yükseltmeli, kendi kimliğini bilinçli olarak algılamalı ve benimsemelidir.” “Bizim, milletleşmeden zafer kazanmamız mümkün değildir.” “Her şeyden önce Türklük üzerinden milletleşmeliyiz, bunu da ilk önce kültürel faaliyetlerimizle yapmalıyız.”

Türklük bilincine dayalı millî hareketin örgütlenmesi konusu en temel sorun olarak karşımızdadır.

Sonuç olarak 40 milyon İran Türklüğünü – Güney Azerbaycan’ı temsilde iddialı olan, ama yeterli olmayan kuruluşlarla bir yere varılmaz ve varılması mümkün değildir. Bunun için potansiyel olarak sayısı milyonlarla ölçülebilecek kapasiteye sahip bir hareketin doğru ve mevcut koşullara uygun stratejiyle örgütlenmesi önem arz etmektedir.

Günümüzde İran’da Türkçülük hareketi bir etnik üstünlük arama ve “etnik milliyetçilik” değil; Pehleviler ve İran İslam Hükümeti döneminde uygulanan acımasız asimilasyon politikaları sürecinde zamanla dışlanan ve yok olmaya sürüklenen asla dönüş hareketidir. İran Türklüğü; Kadim Türk Yurdunda dışlanmaya, yok sayılmaya karşı bir başkaldırı, bir özgüven kazanma ve aidiyet şuuru olarak kendini ortaya koymaktadır.

Kaynaklar:

Metin Erondor, İran’da Türk Kimliği, Kamer Yayınları, 2018.

Reha Yılmaz, “Küreselleşen İran’da Ötekileşen Türkler”, 2015, https://www.turkyurdu.com.tr/yazar-yazi.php?id=1016

Türkiye Cumhuriyeti Tahran Büyükelçiliği, “İran Tarihi”, http://tahran.be.mfa.gov.tr/Mission/ShowInfoNote/200929

İsmail Safa Üstün, “İran”, https://islamansiklopedisi.org.tr/iran#4-safevilerdengunumuze-kadar

Rahim Cavadbeyli, “6. yüzyıldan günümüze Türkiye İran ilişkileri ve Kürtler, 2018, https://millidusunce.com/misak/16-yuzyildan-gunumuze-turkiye-iran-iliskileri-ve-kurtler/

[10] Rahim Cavadbeyli, “İran’ın kimliği üzerine”, 2019, https://millidusunce.com/misak/iranin-kimligi-uzerine/

[11] Rahim Cavadbeyli, “İran’da Türklük bilincine dayalı millî hareketin yeniden doğuşu”, 2019, https://millidusunce.com/misak/iranda-turkluk-bilincine-dayali-milli-hareketin-yeniden-dogusu/

[12] Ömer Karabayır, “İran’da Bir Futbol Kulübü – Traktor Sazi ve İran’daki Türk Kimliği (1)”, Milli Devlet, 2019. https://www.millidevletgazetesi.net/iranda-bir-futbol-kulubu-traktor-sazi-ve-irandaki-turk-kimligi-1/

Süleyman Karahan

Millidusunce

 


Kültür
Haberler