30 yıl sonra Karabağ zaferi 

30 yıl sonra Karabağ zaferi 
12:45 27.07.2021 | 1883 kere okundu | Yazarlar

Vüsale Ali

 

 

Ben çocukluk yaşamadım. Kendimi idrak ettiğim zaman Sovyetlerin çöküşü başladı. Ardından Karabağ’da insanların Ermenilerce katli, vahşet haberleri, devamında bağımsızlık kazanmakla sil baştan bir cumhuriyet kurarken yaşadığımız ekonomik bunalım, yoksulluk, sonra 1. Karabağ savaşı, durmadan şehit haberleri, en kötüsü Hocalı faciası…. Çok buruk bir çocukluk, çocukken birden büyüdüm. Koşullar düşmana karşı hazırlıklı olmam için beni adeta programladı. Silah kullanmayı öğrendim, üniversite okurken ayrıca hemşirelik eğitimi aldım. Olası genel seferberlikte cepheye gidecektim. Ama öyle olmadı. Yıllar biri birini kovaladı. Ben Türkiye’ye yerleştim. Ama bir gün bu savaş olacaktı. Emindim. Ve o savaş 27 Eylül 2020 yılında başladı.  Nerde yaşadığımın bir önemi yoktu. Ben her zaman düşüncelerimde bu savaşa hazırdım. Pandemi nedeni ile uçuslar kısıtlı, kara yolu kapalı idi. Azerbaycan Milli Savunma Bakanlığımıza cephede  gönüllü hemşirelik yapmak isteğimi bildirir başvuru yaptım. Cevabı beklemeden paha olan charter uçuşu için çocuklarımla beraber ülkeme gitmek üzere bilet aldım. Kayseri’de yaşayan hemşehri iş adamı arkadaşlarım maddi manevi destek oldular, askerlerimize kışlık çorap, çamaşır da tedarik ettim.  İki çocukla 100 kg –a varan yük ve bavullarla  Esenboğa hava limanında pasaport kontrolünden geçerken: “ Türk vatandaşları savaş ve pandemi nedeni ile Azerbaycan’a gidemiyor, yasaklandı” –dediler. Orda öylece kaldım. Ailem Bakü’den resmi mercilere yazılı başvuru ile benim ülkeme dönüşüm için müracaat etti.  Bu sırada  Türkiye’nin Azerbaycan Büyükelçiliğinin eski askeri ataşesi çok saygı duyduğum Yücel Karauz  Paşama durumu rapor ettim.  Bileti  4 gün soraki uçuş için erteledim ve paşam bizi kendi ofisinde bu sürede misafir etti.  Ailemin başvurusu olumlu sonuçlanacak ve Bakü’ye uçacaktık. Fakat sonuç gelmiyordu. Biletleri iptal edip Kayseri’ye döndük. Huzursuz ve tedirgindim. Bir şekilde ülkeme gidecektim. Sürekli cephe haberleri izliyordum. Sivillere karşı yapılan bombalı saldırılar beni içten içe bitiriyordu. Saldırı yapılan Gence bizim ana memleketimiz, bacımın yaşadığı şehirdi.  Tv-den öylece saldırıları izlemek hayatımın akışını temelden bozmuştu. Cepheye ulaşmam lazımdı. İster savaşçı olarak, ister hemşire, yeter ki, orda faydalı olayım. Günlerce ülkeme nasıl giderim diye yollar aradım. Büyükelçiliği aradım, Azerbaycan pasaportumun süresi geçtiği için yardımcı olamadılar.  Bir gün Türkiye’de çalışan, cephe bölgesine  gönüllü doktor ve hemşire gidecek hemşehrilerimin haberini okudum. Bu sırada Azerbaycan Dış İşleri Bakanlığımızdan beni aradılar ve başvurumu kabul ettiklerini söylediler.  Belki o güne kadar hayatımda hiçbir olaya o kadar sevinmemiştim. Vatanım beni kabul etmişti. Cepheye gidecek  doktor grubunun içinde hemşirelerden birisi  samimi arkadaşımdı: kahraman Azerbaycan kadını hemşire Duygu Mürşüdlü. Onu aradım.  7 kasımda bir grup doktor ve hemşirenin Büyükelçilik hattı ile devlet hesabına Bakü’ye uçacağını ve derhal elçiliği arayarak beni de o listeye dahil etmelerini rica etmemi söyledi. Aradım, ama maalesef grubun listesinin resmi Bakü tarafına ulaşmış olduğunu ve ayrıca yolcu alamayacaklarını öğrendim.  Umudumu kaybetmedim. Ama uykularım kaçmıştı. Bir sabah ani kalkışla uyandığım gibi arkadaşım Züleyha’yı aradım: 

-Beni Ankara’ya hava alanına götürür müsün? 

- Tabi ki, götürürüm, ne zaman? 

- Hemen şimdi. 

-Hazırlan geliyorum. 

Ankaraya Esenboğa hava limanına gittik.  Azal yetkili kontrol memuru ile konuştum: 

 Ben Azerbaycan asıllı Türk vatandaşı, Azerbaycan pasaportumun süresi geçtiği için ülkeme gidemiyorum. 

Karabağ’a gönüllü hemşirelik talebim ülkem tarafından onaylanmıştır. Lütfen yardım edin ülkeme gideyim.  

Karşımdaki memur insaflı çıktı, Allah ondan razı olsun! Bana dedi ki: 

- O zaman şimdi Azerbaycan’daki aileniz kan bağı olduğunuza dair resmi kimlik belgelerinin net resimlerini watsaptan yollasınlar, teyit edelim, bilet keselim size. Ailem hemen gerekeni yaptı. Ve aynı uçağa -7 Kasım tarihine bilet aldım.  

Uçakta anonsla cepheye gönüllü giden doktor ve hemşirelerin adları okunarak, hostes bayan :  

- Azerbaycan devleti bu iyiliğinizi hiçbir zaman unutmayacak –diye alkışladılar. 

Listede adım yoktu, ama  kendi hesabına tek amacı cepheye ulaşmak olan vatandaş olarak grubu ben de alkışladım. Çok mutlu, çok heyecanlı idim.  

Bakü’ye vardıktan iki gün sonra sabah 9-da cephe bölgesine yakın askeri hospitale gitmek üzere yola çıkacaktık. Gece saat 2-de zafer haberini televizyondan duyduk. Doğrusu kapitülasyon masasında İ.Aliyev, V. Putin ve Paşinyanı görüp, sayın Türkiye Cumhurbaşkanımızı görmemek  bizi endişelendirdi.  Ailece tedirgin olduk. Sabah Şehitler Hıyabanını ziyaret ettik. Halk akın akın şehitliğe yürüyordu.  

Sonraki günlerde yaralı askerlerimizi Bakü’deki kliniklere yerleştirdiler. Ben de en büyük şehir Kliniğinde tedavi gören yaralı askerlerimize gönüllü hemşirelik yaptım.  

Savaş travması nedir, bilir  misiniz? 

Ben yaşadım; askerlerimizin anlattıkları ile, onlara manevi destek olurken, onların yaralarını onarmak için vücutlarına yerleştirilen 5-6 kg ağırlığında metal İlizarov aparatı ile yaşamaya çalışmak azmini seyrederken,  akşam sofrasında anamın tadına doyulmayacak, leziz yemeklerini yerken televizyonda şehit ailelerinin acılarını dinledikçe o yemeklerin tatsız gıdaya dönüşerek, boğazımda düğümlendiği zaman yaşadım. 

 

 

 

Yaralılar arasında 20 yaşında, henüz ömrünün ilk baharını yaşamak üzere iken cepheye savaşmaya gidip 7 kurşun yarası ile mucize eseri sağ kalmış, uzun boylu genç vardı.  Bir bir odaları gezip yaralıların bir ihtiyaçları var mı diye kontrol ederken onu odasında elinde bardak kiminse gelip yanındaki sehpadan ona meyve suyu vereceğini beklerken gördüm. Keskin nişancı mermisi ile ayakları tutmuyordu. Yatağa mahkumdu.  6 kurşun yarası almış diye biliyorduk, sonradan röntgen çekilişinde 7. Kurşunun tabanına saplandığını öğrendik.  Orda ona 6 gülle Şehriyar lakabı takmışlardı asker arkadaşları.  Yanına oturdum. Bana nasıl yaralandığını anlattı. Kendi yaralandığına değil, gözleri önünde parça parça olan şehit arkadaşını anlatırken hüngür hüngür ağladı. Yanında şehit olan arkadaşlarını unutamıyordu. Rüyalarında görüyormuş, annemi ziyaret et demiş birisi.  Füze sesleri rüyasına giriyor , onu uykusuz bırakıyordu.  Yanında yere bir şey düşse irkiliyordu. Ve çok asabi idi.  Yürüyeceğine inanmıyordu. Bu kadar yarayla nasıl ayağa kalkacağım,  ayaklarımı hissetmiyorum diye gözleri dalardı umutsuzca.  Her sohbetimizde ona eskisi gibi yürüyecek, hatta koşacak diye moral veriyordum. Bir gün ayak parmaklarına refleks masaj yaptım. Birkaç parmağını ve ayağının üstünü hissetmeye başladı. Yani ben gerçekten yürüyecek miyim diyip hafif gülümsedi.  Birkaç gün sonra terapi doktoru geldi ve: 

- Bu gün seni yürütmeye çalışacağız-dedi.  

Doktor ve ben aparat takılmış bacağını çok dikkatle yere indirdik. Diz kemiklerini birleştiren aparat diz üstü ve diz altı bacağına montaj edilmişti. Eğilmemesi gerekirdi.  Ayaklı asayı önüne yaklaştırdık ve doktor bir kolunun altına ben de diğer kolunun altına destek vererek koca delikanlıyı ayağa kaldırdık. 30-35 saniye kadar çok ağır , ihtiyatla yere basarak birkaç adım ilerledi.  O gün onun sevinçten ışıldayan gözlerini gördüm.  Sonraki gün doktor yoğunluk sebebi ile gelemedi.  Doktoru beklerken telefonu canlı yaynına açtık ve askeri tören vardı Türkiye Cumhurbaşkanımız İlham kardeşi ile locadan askeri geçidi izliyordu. Bir ara sonradan İran’ı çıldırtan, bizim meşhur Laçin Türkümüzü itina ile söyledi.  

Biz doktoru beklerken bu genç geçen saniyelerle bir taraftan Azatlık meydanında cesur adımlarla ilerleyen askerlere gıpta ile bakıyor, diğer yandan da kendi bacaklarına göz atıp, odanın kapısına boylanıyordu. Doktor o gün gelmedi. Ertesi gün odasına geldim. Morali yerle birdi. Suratı asık, umudu tükenmişti. Doktor yine gelmemişti. Bir ona baktım, bir kenarda bir köşede duran ayaklı asaya baktım ve dedim: 

- Bu gün seni ben gezdireceğim.  

- Doktor olmadan beni nasıl tuta bileceksin, ya düşersem? 

- Bana güven –dedim. 

Bütün cesaretimi topladım, aparat takılı bacağını ihmalce yere yastığın üzerine indirip onu hiç incitmeyecek titizlikle sabitledim. Asayı önüne yaklaştırdım. O da bütün umudu,  cesareti ile asaya tutundu, kolunun altından var gücümle destek verip onu ayağa kaldırdım ve sırtını sıkı tuttum.  Koridora kadar yürüdük. Sevincinden titriyordu, bir taraftan da “beni asla bırakma” diye sık sık tekrarlıyor ve düşeceğinden korkuyordu. Etrafta bizi gören doktor ve hemşireler bir anda başımıza toplaştılar. Hayretler içerisinde bir ona , bir bana baktılar ve onu kutladılar… 

Sonraki günlerde de onu yürütmeğe devam ettim, ta ki, kendisi asa ile serbest dolaşana kadar. Şehriyar sevincinden heyecanla bir video çekti ve yürüdüğünü her kese onu tanıyanlara duyurdu. Konuşurken benim adımı Vüsale doktor diye andı ve  video aracılığı ile onun yürümesine vesile olan bana, Ferhat doktora teşekkürünü iletti.  

Doktor olmadığım halde doktor adına layık görülmüştüm  bu gurur bana yetiyordu. Amacıma ulaşmıştım.  Hastanede yaralı Azerbaycan askerine  savaş travmasını atlatmaları için onlarla bol bol sohbet ettim, teselli verdim ve hayata dair umutlandırdım.   Bunun ne kadar işe yaradığını ifade etmekte zorlanıyorum. Çünkü bir süre sonra her beni gördüklerinde derin içten dualarla teşekkür ediyorlardı, aparatla hayatları zorlaşan ayağa kalkmakta, oturmakta sıkıntı yaşayan yaralılarımıza  yardım etmek kadar hiçbir şeyden böylesine memnun olmamışım. Yemek yedirmek, başlarını yıkamak, yürümelerine destek sağlamak onlara yapıla bilecek en önemli destekti… Görevimi yerine getirdikten sonra ait olduğum yere –Türkiye’ye döndüm. Çok büyük bir huzur içinde kaldığım yerden devam ediyorum.  

 

 

 


Yazarlar
Haberler