DEPREMDE YIKILAN SADECE BİNALAR MI?

 DEPREMDE YIKILAN SADECE BİNALAR MI?
22:20 25.11.2020 | 4010 kere okundu | Yazarlar

Hasan BARIN

   Yaşım üç civarı, anneannem elimden tutmuş, babamların İzmir’in başka bir yerinde yapmış olduğu eve doğru, bizi eve götüren Ali Amca’mın arkasından yürüyoruz. Çünkü gideceğimiz yere giden bir araba yolu olmadığından yürümek zorundayız. Tek tük ev görünen, ıssız yeşil alan, portakal bahçelerinden, tarla kenarlarından geçerken, bizim köyden bile geri kalmış çekici tarafı olmayan ama ne de olsa yeni bir yere gelmiş olmamın verdiği çocuksu bakışlarımla etrafı seyrederken, çocuk bacaklarım yorulmuş olmalı ki anneanneme sık sık daha çok mu diye sorup, şaşkın şaşkın sağa sola bakıyorum.

İzmir Depremi’nin ağır hasar bıraktığı Bayraklı-Manavkuyu ile tanışmam böyle oldu. O bölgenin evrim geçirmiş kırk yıllık tarihini çok iyi bilirim.

Yıllar sonra, Manavkuyu pilot bölge seçildi çok gelişecek dendiğinde inanmadım. Öyle ya o kadar tarla, portakal bahçesi, mandıra olan bir bölge, pilot bölge seçilse bile ne kadar gelişebilirdi. Ama öyle olmadı. Zaman ve insanların para kazanma hırsı, dünyada mekan anlayışı beni haksız çıkardı. Yıllar geçtikçe, o portakal bahçelerinin yerini koca koca binalar, aldı. Bazı devlet binaları taşınınca arsa ve binaların değeri afaki arttı. Bizim evde büyüdü bir katlıydı üç katlı oldu. Ama bulunduğu bölge apartman istilasından kurtarılmış bölge gibi gecekondu kaldı.

Barış Sitesi’ni duymuşsunuzdur.  İzmir depremde yıkılan altı binadan, üçünün olduğu, bir binasının ağır hasarlı olduğu, yıkıntılar arasında on bir ceset çıkan site var işte orası.

Barış Sitesi’nde oturan bir çok kişiyi, Barış Sitesi’ne taşınmadan bilirim.

Bir Reha Abi’miz vardı. Bir elli boyunda, ayağının birinin kısalığından kaynaklı rahatsız olduğundan, koltuk değnekleri kullanır; tahribi altmış kilo olan adam gibi adamdı.. Atatürk’ün gözleri gibi mavi gözleri vardı. O maviş gözlerine hastaydım. O maviş gözlerin, hastalandığında ziyarete gittiğimde, artık bittim deyip duygulanıp bir defa ağladığını gördüm. Ne varmış halinde deyip bağırıp, bağırmamı salakçada bir espiri ile süsleyince gülüp fabrika ayarlarına döndüğünü dün gibi hatırlarım. Takılıp karşışığında laf yemekten çok zevk alırdım. Ama nedense ondan korkusundan mı bilmem yengemin yanında takılmalarıma aynı sertlikte cevap veremezdi. Fırlamalık parayla mı felsefesiyle özellikle yengemleyken olduğu zamanları hiç kaçırmazdım.  Gezerlerken gördüğümde “Saklamıyorum, Yengemde duysun, senin hastanım, yengemden seni kıskanıyorum hep yengemle geziyorsun benle gezmiyorsun, kaçıracağım seni haberin olsun” dediğimde utanır, bir şey diyemez onun yerine “Al senin olsun” diyerek yengem cevap verirdi.

Böyle sadece benim lafını bilmez özerkliğimden kaynaklı yapabildiğim manyakça, sapıkça espirileri kaldırdığına bakmayın, maviş gözlerini size kilitledi mi, ister haklı olsun ister haksız, lafının üstüne üstüne laf söylemek insanüstü bir cesaret gerektiridi. O da bende yoktu!

Birinde gece gece nerden estiyse Reha Abi’nin evinin altında bulunan bisiklet garajını, Reha Abi’nin   tam karşısındaki apartmanın önüne taşımayı düşündük, apartmanın altına geçip her türlü ayrıntıyı konuşurken, Reha Abi’nin balkona çıkıp bir sigara yakıp bizi dinlediğini farkedince ne tepki vereceğini bildiğimden söylenenlere, sadece baş sallayarak cevap verme zorakiyetinde hissettim.

Birden maviş gözlerin hepimize birden güdümlendiğini hissettim ki,  “Siz kime sordunuz da kafanıza göre iş yapıyorsunuz, ben balkona çıkıyorum, bisiklet mi seyredeceğim, sıkıysa hadi yapında göreyim” sözleriyle hepimizin birden isabet alması da uzun sürmedi.

Orada bulunanlar, ben dahil üç tane müdürlük yapmış olan öğretmen, bazıları site yöneticisi, sonradan biri ilçe parti başkanı, biri yardımcısı, biri yönetici olmasına rağmen gıkını çıkaramadı. Hele aramızda bir Cafer Abi vardı ki ağırlığı hepimizden fazlaydı; yüz elli kilo, bir seksen beş boy. Bu olaydan sonra olay esnasında orada olanlara; “ hadi benim boyum kısa, korkağım konuşamadım siz niye konuşamadınız” diye takılıp kahkaha attığımızı bilirim.

İşte o gün, bir elli, ayakkabılar dahil altmış kiloluk Reha Abi’ye gıkını çıkarma güç ve insanüstü cesaret eksikliğinin sadece bende olmadığını anlamış oldum.

Birinde de sitenin ortasında yapılan kına gecesinde ben dahil millet oynayıp dururken, Reha Abi’nin “gecenin on ikisi oldu, millet uyuyup, yarın işe gidecek, bitirin” deyip hem gelini hem de arkadaşlarını da al götür deyip damadı paylayıp, düğünü dağıttığını, orada bulunanlardan, ben dahil kimsenin gene gıkını çıkaramadığını gülümseyerek hatırlarım.

Aranızda ne var bunda saat on iki olmuş, haklı diyenler çıkabilir. Öyle diyenlere ufak gereksiz bir ayrıntı hatırlatayım: Reha Abi’nin olup olup bir kızı vardı, düğün ise sadece bir defa yaşanacak bir defa  ve yaşanan kızının kına gecesi, yani kendi düğünü, payladığı gelin kendi tek kızı, arkadaşlarının arasında payladığı damat ise kendi damatıydı.

Ama Reha Abi için, düğün kimin düğünü olursa olsun farketmezdi. Kural kuraldı, saat on ikiydi ve düğün bitmeliydi.

Ama kızı da damadı da Reha Abi’yi çok severdi ki kızının, damatının evinde vefat etti.

Reha abi’yi depremden dört beş ay önce kanserden kaybettik, İzmir Depremi’nde göçük altında kalan, cansiparene arama çalışmalardan dolayı umudumuzu taze tutarak, bir umut beklediğimiz Nerrin yengemin cansız bedeni yıkıntılardan ancak iki gün sonra çıkarılabildi.

Orhan Amcamız vardı. Sert ve ters birisi olduğu konusunda duyumlar almama rağmen hiç öyle bir intiba almadım. Genelde camiden, vakit namazlarından dönerken site girişinde rastlaşırdık, elinde bir teşbih, beni gördüğünde otuz metre önceden gülümser, selam verir hal hatır sorardı.

Gözümün önünde alkışlarla, Orhan Amca yaşıyor diye alkışlarla çıkarıldı, göçük altında kalanlara umut oldu, çok mutlu olduk, bir gün sonra hastanede ölüm haberini alınca umutun yerini hüzün, alkışın yerini gözyaşı aldı.

Parayla alınacak olan yerine gelir, olmasa da olur, keşke canlara bir şey olmasaydı!

Barış Sitesi’nde giden on bir can!

Diğer üç apartmanlarda da yüzü geçkin giden can!

Binalarla kalbimizde yıkılan on binlerce hatıra!

Neden, dört apartmanın üçü yıkılır, biri ağır hasar alırken, çevresindeki gecekondular dimdik ayakta durur?

Yüce Allah: “Her nefis ölümü tadacaktır” diye buyuruyor. Tabiki ölüm Allah’ın emri!

Deprem de kader deyip, konuyu kapatanlara; eserleri, altı yüzdür bilmem kaç tane büyük deprem görmesine rağmen dimdik ayakta duran Mimar Sinan’ın sözünü hatırlatacağım: “Kader, insanların sorumluluğunu azaltmaz”

İnsanların sorumluluğuna başka bir yazıda mutlaka değineceğim.

Bu yazıyı acı çekerek ve istemeyerek yazdım. Madem öyle niye mi yazdım?

İnanın onu bende bilmiyorum!

Sağlık, huzurla kalın!

 


Yazarlar
Haberler